28 Eylül 2014 Pazar

"Her"

Uzun zamandır bir film izlemek için kendimi zorlayıp duruyordum, ve nihayet bugün tonla övgü alan "Her"i izledim. Ama övüldüğü kadar güzel bir film mi tartışılır. Film, başı, sonu, ortası her bölümü ile karışık duygular yüklüyor insana. İlk yarım saat için çok etkilendiğimi söyleyebilirim hatta bende bir "Lost in Translation" etkisi de yaptı. Kendi kendime bir insanın yalnızlığı işte böylesine güzel resmedilebilir diyordum ki işler çığrından çıkmaya başladı. Her'in kahramanı Theodor eşiyle boşanma aşamasındadır, insanlar için mektup yazan bir şirkette çalışmaktadır. Muhteşem mektuplara imza atan Theodor, bilgisayardaki işlerini halletmek ve hayatını kolaylaştırmak için bir gün bir işletim sistemi satın alır. İşletim sistemi kadındır, yapay zekaya sahiptir, işin kötü tarafı sezgileri de vardır, ve iletişim kurduğu oranda insanlaşmaktadır. Theodor, işletim sistemine merhaba deyip de işletim sistemi yani Semantha da ona merhaba dediği an, Theodor'u bilmem ama ben Sementha'ya aşık olmaya hazırdım. Nitekim kısa bir süre sonra Theodor da aşık olmaya başladı. Sonrası biraz karmaşık,hepsini anlatmayacağım gerisini merak ediyorsanız oturup izleyin. Ben öyle çok aman aman beğenmedim. Ama bazı noktalar var dikkat çeken:

1.si film insanın düştüğü acziyeti gözler önüne seriyor. Adam o kadar çaresiz ve yalnız hissediyor ki, asla dokunamayacağı, göremeyeceği bir varlığa deli gibi aşık olmaya başlıyor...Ne yazık ki bu aynı zamanda insandan vazgeçmişliği de gözler önüne seriyor. İnsanın kanını donduran nokta ise bunun gerçek hayatta da var olduğu. Henüz yapay zeka ile çıkan bir arkadaşım yok ama (yani o teknoloji geldiğinde eminim ki o da olacak) sanal hayatı gerçek hayata tercih eden bir sürü arkadaşım var. Ve bu kızlar öyle eline yüzüne bakılmayacak tipler de değil aksine hem çok güzeller hem de müthiş işlere sahipler (avukat, psikolog, mühendis). O halde sorun ne? Ya da adamı daha ilk andan itibaren Sementha'ya bağlayan? Ya da insanlar neyi istiyor da bulamıyor? İşte bunun cevabı Theodor'un Sementha ile konuştuğu andan itibaren durmadan gülümseyen yüzünde saklı..Çünkü Sementha, Theodor'u dinliyor, önemsiyor, ona anlayış gösteriyor...Evet bu çok önemli, Theodor tüm sorunlarını döküyor Sementha dinliyor, yaptığının yanlış ya da doğru olduğuyla ya da aslında Theodor'un kim OLMADIĞIYLA, EKSİK TARAFLARIYLA ilgilenmiyor, onu suçlamaya çalışmıyor. İstediği tek şey arkadaşı olmak ve dinlemek, ya da ne yapacağını bilmediği anlarda Thedoro'a yol gösterip işleri onun için kolaylaştırmak. Üstelik Sementha oldukça bilgili ve de eğlenceli biri, zaman zaman Theodor'un en güzel mektuplarını alıp ona okuyor, bu denli duygusal bir adamın böylesi bir şeye neden bağlandığını anlamak zor değil. İnsan gerçek olmadığını bile bile onu istiyor, evet elbette, gerçek ya da değil ne önemi var ki önemli olan adama nasıl hissettirdiği...Yanında var olan bedenlerle hiçbir şeyi paylaşamazken olmayan bir bedene her şeyi anlatabilmek, gülüp eğlenmek, içinden çıkamayacağın durumlar için yönlendirme almak işte bu durum insanları (gerçek hayatta da) karşı cinsten uzaklaştırıp sanal olana yönlendiriyor. İnsanoğlu konuşmayı unutmuş çünkü konuşmaya hasret ve ama en çok da dinlenmeye, birileri tarafından gerçekten dinlenmek, ya da cidden sevdiği bir şeyi bir başkasıyla paylaşıp konuşabilmek 

2-Theodor öyle mektuplara imza atıyor ki, o mektuplardan müthiş bir edebi aşk filmi çıkarmış, o yüzden de biraz umutlanmıştım sanırım ama ne yazık ki film sağlam bir edebiyatla - bilim kurgu arasına sıkışıp kalmış yani bence olmamış. Ama işte bazı sahneler var ki, gerçekten müthiş Los Angeles'ın ışıklı binalarını gören yatak odalı sahneleri insanın mutsuzluk ve yalnızlığını kalbe hançer gibi saplıyor. Sanıyorsunuz ki o evlerdeki herkes çok mutlu, ve yalnız olan, öylesi çaresiz hisseden sadece sizsiniz. Kocaman bir eve, pahalı mobilyalara, üst düzey teknolojiyle birlikte her şeye sahipsiniz, ama işte o an şehir size bangır bangır "yalnızlığınızı" , "sevilmediğinizi" ve belki de buna hiç bir zaman "istediğiniz anlamda" sahip olamayacağınızı söylüyor işte o kocaman ışıklı mutlu gökdelenlere bakarken insanoğlunun hayatta kalma çabası büyük bir acziyet ve de içleracısı...Bunu okurken Bertie Higgins'in Casablanca'sını da dinleyin http://www.youtube.com/watch?v=iLdqKUkkM6w  belki ne demek istediğimi bir parça hissettirir.

Filme dönecek olursak, film biterken Sementha şöyle diyordu Theodor'a "düşünki bu bir romandı, çok sevdiğin ve biteceğini bildiğin bir roman, hani bitmesin istersin ama merak da edersin sonunu, cümleler kelimeler gözünde büyür, öylece zamanda asılı kalmak istersin..."bu sözleri duymadan 10 saniye önce düşündüğüm şey inanın tam da buydu, keşke elimden bırakmaya kıyamayacağım bir roman olsaydı izlediğim, çünkü olabilme ihtimali varmış ama olmamış. Öylesi bir kitap okumayalı da çok zaman oldu hem, epeydir hasretim. Geçen gün DR'da dolanıp kitap ararken fonda çalan şarkılar çok hoşuma gitti, sordum sattıkları bir cd'ymiş "Happy Hour" Bertie Higgins de oradan, cd o kadar güzel ki bazen tüm gün dinliyorum iyi geliyor, ama işte eksikliğini hissettiğim güzel bir roman ama günümüzün olay örgüsüyle ilerleyen duygudan uzak romanları gibi değil, hani biraz Edith Warthon'un "Masumiyet Çağı" tadında bir şey istiyorum, sizi alıp o duyguları iliklerinize kadar hissettirecek bir şey...Filmi nasıl bulursunuz bilmem ama ben Happy Hour'umla iyi gidecek bir şey bulur ve de söylerseniz hiç itiraz etmem. Hatta pek de sevinirim aslında...

Sevgi ve Kitapla Kalın         

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder