30 Eylül 2014 Salı

Ya Yunan İzmir'i İşgal Etmeseydi !

Bu nasıl bir başlık öyle demeyin, Kurtuluş Savaşını okurken, kendimi "iyi ki Yunan İzmir'i işgal etmiş" demekten alamadım. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşından yenik ayrıldı (en azından Mondros'u imzaladığında güney cepheleri çökmüş durumdaydı ve müttefikleri de savaşı bırakmıştı).  Mondros'u imzalayan Osmanlı yenik olduğunu bilmekle beraber, durumunun pek de içler acısı olmadığına ya da Mondros'a dayanarak sonucun pek de kötü olmayacağına inanmış/ ya da inandırılmış/ yahut inanmak istemiştir. Ancak Mondros'un imzalanmasının üzerinden daha 1 hafta geçmeden işgaller başladığı gibi, Fransız, Yunan, İngiliz kuvvetlerinden oluşan 61 parçalık filo da 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip demirler. Bu durum karşısında basın da hükümet de elbette olayı protesto eder ama neredeyse hepsi bu. Ta ki 15 Mayıs 1919'da İzmir'e Yunanlılar çıkana kadar. Yunanlıların çıktığı ana kadar ciddi bir halk direnişi yok, hatta işgalin fikrine bile direniş yok. Neden, çünkü:
1-Halk 1912'den beri süregelen savaşlardan yorgun, her evden cenazeler çıkmış, kimse daha fazla savaş istemiyor
2-Tanzimat'tan beri Avrupa'yı model alma ve yüceltme durumu var, bu yüzden özellikle İngiliz ve Fransızlara karşı (özellikle bazı kesimde) hayranlık söz konusu
3-İngiliz ve Fransız sayesinde toplumun medeni milletler seviyesine çıkacağına inananlar var
4-Wilson ilkelerinde yer alan 12.madde ve toplumların kendi kaderlerini belirleyecek olması esasının kendilerini de kapsadığını düşünüyorlar.

Peki Yunanlılar ne yapıyor da, savaştan bunca yılgınlık gösteren halk bir anda direniş fikri ile yanıp tutuşuyor?
Aslında daha İzmir'e adım attıkları andan itibaren Yunanlıların sıradan işgalciler olmadığı etnik bir temizlik için geldiği çok iyi biliniyor. Zaten Türk halkını da hükümetini de korkutan olay Yunan'ın geleceği haberi, yoksa diğerlerinin varlığı ve işgaline çok da karşı değiller. Nitekim Yunanlılar Balkanlarda da pek çok kez etnik temizliğe girişmiş girdikleri bölgelerde ne bir Müslüman ne de bir Türk yapısı bırakmış. 15 Mayıs'ta İzmir limanına çıktıklarında, Gazeteci Hasan Tahsin (Osman Nevres)'in silahından çıkan merminin Yunan bayraktarı vurması ile birlikte Yunanlılar, feci bir kıyama başlar. Etraftaki kamu binalarından kendilerini seyretmekte olan sivillerden tutun da, Mondros Antlaşması gereği silahını bırakmış ve teslim olmak için kulübelerde bekleyen Osmanlı askerlerine kadar herkese ateş açmış, yetmemiş sağ kalanları tekmeleyerek, sürükleyerek öldürmüştür. Neden bilmiyorum ama en çok da kulübelerde silahsız biçimde teslim olmayı bekleyen askerlere üzüldüm, yani siviller beni o denli etkilemedi. Sanıyorum ki şundan, sivil zaten sivildir, yani memleketi kurtarması adına kendisinden bir şey beklenmez ama asker memleketi koruyacak yegane varlıktır, elinden silahı alınmış biçimde bu duruma düşürülmüşse gerçekten de bu bir vatan için en çaresiz anlardan biridir. Hem bir de şu yönü de var, kim bilir kaç yıldır evinden uzakta, belki çocuğunun ilk adımını bile görememiş yıllardır savaşıyor, çektiği onca zorluğa rağmen(özellikle güney cephesinde askerler uzun süre aç ve yalın ayak savaşmıştır) bir biçimde savaştan sağ çıkmayı başarmış, bırakışmanın ardından eve gidebileceği söylenmiş, çektiği onca çilenin sonu geldiğine inanmış, büyük bir umut ve özlemle eve gideceğini düşünüyor, uzun süredir omuz omuza çarpıştığı arkadaşları ve hatta komutanları ile kulübenin altında durmuş hayallerinin çok da uzak olmadığına inanmışken (ya da tam tersi Yunanlıların muhakkak kötü bir şeyler yapacağını bilerek ve öylece savunmasız halde, başına gelecek kötü şeyleri sıralarken) bir anda (elinde silahı ve sığınacak bir siperi de yokken), tepesine kurşun yağıyor, yetmiyor sağ kalanlar Yunan askerlerinin dipçikleri arasında hakaretler, yumruklar, tekmelerle ölüm gemilerine dolduruluyor. Ve bu gemilerde müttefik komutanları serbest bıraktırana kadar aç ve susuz bırakılıyor. 

Gerçekten çok üzücü, o askerler ve bir millet adına. Gerçekten çok vahşi ve insanlık dışı bu ayıba imza atan Yunanlılar adına. Ve tabi onları destekleyen İngiltere ve Lloyd George'u da unutmayalım. Yunanlılarla başlayan vahşi işgaller sonrasında Mülümanlar da Yahudiler de toplumun aşağılanan sınıfı oluyor, elinden alınan malı mülkü bir tarafa da ezilen gururunu ne yapacaksın? Adamların tiyatroya girişi, hatta toplu taşıma araçlarını kullanması bile yasak. İşte bu koşullardan yeni bir millet yeni bir hareket doğar, o yüzden Lloyd George ve finansörü olan 2 Yunanlıya bence büyük bir teşekkür gerek. 

Düşünsenize İzmir'i işgal eden aslında ilk anda planlandığı gibi İtalyanlar olsaydı ne olurdu? Hiç, evet hiç bir şey olmazdı. Carolli'nin Mandolini'ni izleyenler ne demek istediğimi az çok anlar. Filmdeki gibi, kibar İtalyanlar (filmde Türk kızı değil tabi) Türk kızlarına gönlünü kaptırır, bir yandan her yerde aşk kelebekleri uçuşurken diğer yandan memleketi tatlı tatlı işgal ederler. Bu arada filmdeki gibi minicik bir direniş kuvveti de çıkar elbette, ama yani böylesi kibar adamlara kim ne diye karşı dursun değil mi ama? Yani direnişin halk desteği olmaz. Nitekim güney bölgesi(Bodrum civarları) İtalyanlar tarafından işgal edilmiştir ancak İtalyanlar halka kötü davranmak bir tarafa daha onlara yaranmaya, kendilerini sevdirmeye çalıştırmıştır. Bu bence işgalin en tehlikeli olanı...Zaten Sivas Kongresinde doğu ve batıdaki müdafa-i hukuk cemiyetleri arasındaki problemden de bu dediğim neticeye çıkabiliriz. Batı taraf doğu ile birleşmek istemez çünkü, her kesimin sorunun farklı olduğunu düşünmekle beraber Mustafa Kemal ve yanındakiler tüm işgallere karşı çıkarken Batı yalnızca Yunan'a karşıdır, diğer işgallere karşı değildir. Bu sebeple doğu ile birleşmek istememektedir. 

Sonra bu olayların bir benzeri Kilikya'da Fransız komutası altındaki Ermeni Lejyonunda da gözlemlenmekle beraber, bir müddet sonra Fransız komutanlar duruma müdahale edip lejyonu dağıtmış, yetmemiş bir de Ermenilerin peşine düşmüştür. Ermenilerin Anadolu halkına yapmak istedikleri ile Yunanlıların yapmak istedikleri arasında bir fark yoktur. Ama bence büyük fark Fransız başbakanı ile İngiliz başbakanı arasındadır. Sonuçta Lloyd George desteklemediği müddetçe Yunan bu tür bir kıyama girişemeyeceği gibi önce Clemenceau ardından gelen Poincare sayesinde Fransız daha temkinli ve dikkatli yaklaşmış. Bu durum Lloyd George'un cehaleti ve politik hırsından kaynaklanırken, Clemenceau ve Poincare'ın ön yargısız, bilgili ve ayrıca da öngörülü olmasından kaynaklanmıştır. 

O yüzden Lloyd Geroge'a ve Yunanlılara politik hırslarından dolayı belki de bir teşekkür borçlu olabiliriz, tarihin bir cilvesi olarak ise Lloyd George'un ve Yunanlıların yaptığı kıyamları an be an İngiltere kamuoyuna duyuran ve halkın Lloyd George ve Anadolu işgalindeki desteğini çekmesini sağlayan, bu sayede yıllarca suçsuz yere hapislerde çürütülen Türklerin hapisten çıkarılması konusunda İngiliz Kraliyet Hukuk Bürosunu harekete geçirip, başbakanın üzerine salan kişi Toynbee olmuştur. Hani şu Türkler Ermenileri katletti diye dünyaya yayan adam. 

Stanford Shaw diyor ki, Anadolu'dan an be an yayınladığı raporları ve daha sonra yaptığı çalışmalarından dolayı Toynbee, Türklere ve İslam'a verdiği zararları en azından kısmen telafi etmeye çalışmıştır.  Ama niyeyse ben durumun böyle olduğuna inanmaktansa, bunun da politik bir manevra olabileceği kanısındayım. Yani muhtemelen desteklediği ve desteklendiği politik isim, Lloyd George'un muhalifi konumuna geçmiştir, o da şimdi yeni hedef olarak kendini onu bitirmeye adamıştır. Makalenin kenarına "Toynbee'de bir Fatih Altaylı gördüm" diye yazmışım. Ne demek istediğimi anladınız sanırım. Ama tabi bu benim fikrim, adam gerçekten de doğru yolu bulmuş olabilir. 

Not: Kurtuluş Savaşı'nı okurken durmaksızın gözümün önüne Regine Deforges'in "Mavi Bisiklet" serisi geldi. Kitap Fransa'da geçer, 2.Dünya Savaşı yıllarında Almanlar Fransa'yı işgal eder ve roman başlar, Fransa'da yer altı direniş örgütlerinin oluşmasından tutun da Yahudilere yaptıklarına kadar her şeyi çok iyi anlatan çok da sürükleyici bir romandır. Savaşı ve işgali size birebir yaşatması bir tarafa insanın psikolojik olarak verdiği tepkileri de müthiş aktarıyor. Bugün hala dün gibi anımsıyor olmam bundandır. Yalnız ben 3.cildini (sanıyorum ki "Şeytan Hala Gülüyor" olması lazım) bitirememiştim çünkü yapılan işkencelere ruhum dayanmadı. Ama ilk 2 ciltte işkence yok, fakat çok çok iyi bir roman. Şiddetle tavsiye ederim. Onu okurken neden bizde benzeri bir roman olmadığını düşünmüştüm, sonra Milli Mücadele dönemini okurken bir kez daha aynı soruyu soruyorum, böylesine şanlı bir mücadeleye imza atmış bir toplumun neden Mavi Bisiklet düzeyinde romanları yoktur?         

                     

29 Eylül 2014 Pazartesi

François Georgeon ve "Sultan Abdülhamid"

 Ecole des langues Orientales'i bitiren ve Centre National de la Recherce Scientifique da Türk ve Osmanlı Araştırmaları bölümü yöneticisi olan François Georgeon ve "Sultan Abdülhamid" adlı eseri, yeterlilik okumalarına dahil ettiğimiz kitaplardan biri olmuştu. Ancak ben kitabı ararken "Osmanlı İmparatorluğunda Yaşamak" adlı eserini görünce önce ona merak sarmış, fakat onda verdiği ve benim bir Türk olarak kesinlikle yabancı olduğum bilgileri görünce iyice meraklanıp acaba Sultan Abdülhamid'de ne anlatıyordur diye diğerini de okumaya başlamıştım. Osmanlı'da Yaşamak kitabı farklı yazarların makalelerinden oluşurken Sultan Abdülhamid yazarın kendisine ait. "Osmanlı İmparatorluğunda Yaşamak"ı da ayrıca ele almak lazım çok ilginç şeyler var, şeytan aracı denilen bisikletin kadınları baştan çıkaracak, feminizme önayak olacak diye toplumun, basının, erkeklerin yaşadığı korkuları görseniz tam evlere şenlik modunda ben epey bir kahkaha attım. Ama en çok da François Georgeon'un kaleme aldığı yazıları beğendim, İstanbul'da Ramazan ile ilgili uzunca bir makale kaleme almış (Jön Türk devrimine kadar memurlar toplamda günde 4,5 saat çalışırmış gibi hem ciddi bilgiler var hem de halkın tutumu ve tavrı ile ilgili komik hikayeler), ayrıca Osmanlı Selanik'indeki kentsel dönüşümle ilgili harika bir makale de cabası ve tabi daha başka makaleler de...Sultan Abdülhamid'e gelince, ara ara okurken kıskançlıktan öldüğüm eserler olur, neden bunu ben yazmadım dediğim. İşte "Sultan Abdülhamid" tam da böyle bir kitap. Okurken bunu söylediğim 3.kitap oldu bu. Çok beğendim çünkü:
1.si yazar taraf olmamış, önyargısız işe dalmış, eldeki tüm verileri değerlendirmiş ve doğrusuyla yanlışıyla ortaya bir padişah portresi çıkarmış. 
2.si meraktayım, bu zamana kadar hiç bir Türk yazar böylesine ayrıntılı ve çok yönlü bilgilere sahip olup da yazamamışken, bu adam bunca bilgiye nasıl erişmiş ? Bu bence aynı zamanda yazarın çok yönlü, ve entellektüel olmasıyla alakalı bir durum.
3.sü Öyle bir anlatım biçimi tutturmuş ki, sanki birisi kitabı elimden alıp kaçıracakmış gibi satırları hızla atlayarak okuyup, sonra ne yaptım ben diye hayıflanıp tekrar aynı satıra döndürdü beni, müthiş bir heyecan müthiş bir sürükleyicilik, o kadar ki bir yandan yemek pişirirken bir elimde onu okuyacağım diye kaç kez kendimi yaktım bilmiyorum özellikle s.554'ten sonrası acayip sürükleyici
4.sü Yazarda müthiş bir yorum kabiliyeti var, insan sonuç bölümünün bile her satırını heyecanla her tarafını çize çize okur mu, eh oluyormuş meğer 
5.si İlber Ortaylı hep Sultan Abdülhamid için "O o yüzyılın gördüğü son imparatordu derken acaba bu sözü François Georgeon'dan almış olabilir mi?
6.sı adam size bir siyasi tarih anlatmıyor, yanında mimari var, kültür var, psikoloji var, din var, felsefe var, para var, umut var, hayalkırıklıkları var, özlem var...
7.si elbette bazı minicik eksiklikleri mevcut, yandaki bazı bilgiler hatalı gibi, ama inanıyorum ki konunun özü o olmadığından yoksa eminim asıl konu o olsa onun da aslını faslını çok iyi araştırır ve yazardı.
8.si kullandığı eserlere baktığımda şaşırdığım 2 nokta oldu, ilki Abdülhamit hakkında yapılmış ve de yazılmış ne çok yabancı eser ve anı olduğu, bir diğer nokta ise yazarın Türkçe eserlere ve anılara da oldukça hakim olduğu
9.su hiçbir vakit Ayşe Osmanoğlu'nun anılarını okumaya fırsat bulamamış olmama karşın, ben Abdülhamit'İn Hatıra Defterinden bazı anıları yeri gelip de dile getirdiğimde bana muhalefet edip gerçek anısı Ayşe Osmanoğlu'nun Anılarıdır bu dediklerin doğru değildir diyen insanların (ki ben kendi dediklerime doğru demedim sadece orada öyle anlatıyor, o halde Ayşe Osmanoğlu'nu okumak gerekir demiştim, bir kaç hocama) da Ayşe Osmanoğlu'nu okumadıklarını ve sırf bana muhalefet amaçlı konuştuklarını anlamış bulundum, çünkü kitapta Ayşe Osmanoğlu'ndan alıntı çok ve ne ilginçtir ki benim dile getirdiklerimle aynı ! 
10.su yazar anılardan oldukça yararlanmış olmasına rağmen, ortalıkta göze çarpan bir anı çatışması ya da bir tarafa meyl eden bir anı yığını yok. Aksine çok düzgün şekilde bilgiyi verip ardından olayı anılarla süslemiş. 

Bu 10 maddenin üzerine bir 10 madde daha ekleyebilirim gibi geliyor, ama bir yandan bu kitabı okurken bir yandan geçen gün yazdığım "Vahdettin nasıl bir padişahsın sen" yazıma kızıp, adama niye vatan haini diyorsun (ki kesinlikle demedim) diye söylenen arkadaşın bir de eklediği İlber Ortaylı'lı cevaba binaen düşününce Abdülhamit'i neden sevdiğimi bulmak (bir de bu eserde de görünce) hiç zor olmadı. Hani benim anlattığım anılara itiraz edenlere cevaben olsun şimdi niye sevdiğimi yazacağım kısımlar. "Kardeşi sultan Reşad'ın cihat ilan ettiğini duyunca üzülür; ona göre bunun ancak tehtid düzeyinde kalırsa bir etkisi olabilir. Fansızlarla İngilizler Çanakkale Boğazı'na saldırınca endişe genelleşir: istanbul, Antant Devletlerinin eline mi düşecek? O zaman sultanın Konya'ya, Abdülhamid'in de Bursa'ya nakledilmesi söz konusu olur. Kesin olarak karşı çıktığı böyle bir olasılığa isyan eder, bulunduğu yerde ölmeye hazır olduğunu bildirir. 'Hiçbirimiz payitahtı terk etmemeliyiz. Bahusus kendileri ölünceye kadar burada kalmalıdırlar. Biz bütün hanedan, en küçük ferdimize kadar burada memleketi müdafaa ederek ölmeliyiz.' Ve Osmanlıların, 29 Mayıs 1453'te Konstantinapolis'in fethedildiği gün silahı elinde Türklere karşı çarpışırken ölen son Bizans İmparatoru XI. Konstantinus Drageses kadar olamamasına hayıflanır." Dipnot Ayşe Osmanoğlu'nu gösteriyor ikimiz de aynısını anlatmamıza rağmen benim anlattıklarım uydurma ama O'nun anlattıkları doğru ya o bakımdan belirteyim dedim.  Ayrıca cihadı ilan etmede hayıflandığı noktaya da dikkat çekmek isterim, bu onun zekasını da gösterir.

Şimdi gelelim neden Vahdettin'i sevemediğime, sevgili Ortaylı'nın da dediği gibi adam neredeyse savaşın bitimine yakın tahta geçmiş ne yapsın, hain olarak değerlendirmemek lazım. Ama burada ayırt edici olan kısım birinin kendi halkından kaçıp gemiye binip İngiltere'ye sığınması, diğerin ise daha Selanik'teki Alatin Köşkü'nden bile getirilmeye çalışılırken "burası İstanbul'un anahtarıdır vermeyiz, gerekirse savaşır ölürüm" deyip o yaşlı haliyle hiç bir şeyi engelleyemeyeceğini bilmesine rağmen, ait olduğu kimliğe, bir zamanlar yönettiği vatana halkına sahip çıkmaya çalışıp, beni götürmeyin savaşıp da öleyim demesi. Çok ilginçtir Sultan Abdülhamid'in verdiği bu örneği ben de hep verirdim sanıyorum ki bir 10 - 15 yıl önceydi bir roman okumuştum Erguvan Güzeli diye, roman Bizans'ta geçer, kral, XI.Konstantinus Drageses değildir, başka biridir daha erken bir dönemdi ve Araplara karşı mücadele etmektedir. Onun toprağını korumak adına yaptıkları o kadar takdire şayandı ki heyecandan İstanbul'un 1453'te alındığını unutup, Allah'ım inşallah Araplar şehri alamaz diye dua edip durmuştum. Burada kişinin kimliği önemli değil, Kral Drageses ya da Abdülhamit ya da Kaçaznuni...Bunların hiç önemi yok, önemli olan kendini nasıl gördüğü, kendini yalnızca kendisini düşünen bir diktatör mü yoksa halkını korumaya çalışan bir padişah olarak mı görmektedir? 

İşte sevgili arkadaşım, Vahdettin'i sevemezken Abdülhamit'i sevmem bundandır. O bakımdan İlber Ortaylı'nın ya da başkasının söylediği, durumu benim açımdan zerre kadar değiştirmez. Onunki sadece saltanata sahip çıkıp, tarihi korumaya çalışmaktır ki bunun ben de tamamen arkasındayım. Bir tarihçi olarak durum böyle olmakla beraber insan olarak sevip sevmeme hakkım kusura bakma da kimseye değil yalnızca bana aittir.  

28 Eylül 2014 Pazar

"Her"

Uzun zamandır bir film izlemek için kendimi zorlayıp duruyordum, ve nihayet bugün tonla övgü alan "Her"i izledim. Ama övüldüğü kadar güzel bir film mi tartışılır. Film, başı, sonu, ortası her bölümü ile karışık duygular yüklüyor insana. İlk yarım saat için çok etkilendiğimi söyleyebilirim hatta bende bir "Lost in Translation" etkisi de yaptı. Kendi kendime bir insanın yalnızlığı işte böylesine güzel resmedilebilir diyordum ki işler çığrından çıkmaya başladı. Her'in kahramanı Theodor eşiyle boşanma aşamasındadır, insanlar için mektup yazan bir şirkette çalışmaktadır. Muhteşem mektuplara imza atan Theodor, bilgisayardaki işlerini halletmek ve hayatını kolaylaştırmak için bir gün bir işletim sistemi satın alır. İşletim sistemi kadındır, yapay zekaya sahiptir, işin kötü tarafı sezgileri de vardır, ve iletişim kurduğu oranda insanlaşmaktadır. Theodor, işletim sistemine merhaba deyip de işletim sistemi yani Semantha da ona merhaba dediği an, Theodor'u bilmem ama ben Sementha'ya aşık olmaya hazırdım. Nitekim kısa bir süre sonra Theodor da aşık olmaya başladı. Sonrası biraz karmaşık,hepsini anlatmayacağım gerisini merak ediyorsanız oturup izleyin. Ben öyle çok aman aman beğenmedim. Ama bazı noktalar var dikkat çeken:

1.si film insanın düştüğü acziyeti gözler önüne seriyor. Adam o kadar çaresiz ve yalnız hissediyor ki, asla dokunamayacağı, göremeyeceği bir varlığa deli gibi aşık olmaya başlıyor...Ne yazık ki bu aynı zamanda insandan vazgeçmişliği de gözler önüne seriyor. İnsanın kanını donduran nokta ise bunun gerçek hayatta da var olduğu. Henüz yapay zeka ile çıkan bir arkadaşım yok ama (yani o teknoloji geldiğinde eminim ki o da olacak) sanal hayatı gerçek hayata tercih eden bir sürü arkadaşım var. Ve bu kızlar öyle eline yüzüne bakılmayacak tipler de değil aksine hem çok güzeller hem de müthiş işlere sahipler (avukat, psikolog, mühendis). O halde sorun ne? Ya da adamı daha ilk andan itibaren Sementha'ya bağlayan? Ya da insanlar neyi istiyor da bulamıyor? İşte bunun cevabı Theodor'un Sementha ile konuştuğu andan itibaren durmadan gülümseyen yüzünde saklı..Çünkü Sementha, Theodor'u dinliyor, önemsiyor, ona anlayış gösteriyor...Evet bu çok önemli, Theodor tüm sorunlarını döküyor Sementha dinliyor, yaptığının yanlış ya da doğru olduğuyla ya da aslında Theodor'un kim OLMADIĞIYLA, EKSİK TARAFLARIYLA ilgilenmiyor, onu suçlamaya çalışmıyor. İstediği tek şey arkadaşı olmak ve dinlemek, ya da ne yapacağını bilmediği anlarda Thedoro'a yol gösterip işleri onun için kolaylaştırmak. Üstelik Sementha oldukça bilgili ve de eğlenceli biri, zaman zaman Theodor'un en güzel mektuplarını alıp ona okuyor, bu denli duygusal bir adamın böylesi bir şeye neden bağlandığını anlamak zor değil. İnsan gerçek olmadığını bile bile onu istiyor, evet elbette, gerçek ya da değil ne önemi var ki önemli olan adama nasıl hissettirdiği...Yanında var olan bedenlerle hiçbir şeyi paylaşamazken olmayan bir bedene her şeyi anlatabilmek, gülüp eğlenmek, içinden çıkamayacağın durumlar için yönlendirme almak işte bu durum insanları (gerçek hayatta da) karşı cinsten uzaklaştırıp sanal olana yönlendiriyor. İnsanoğlu konuşmayı unutmuş çünkü konuşmaya hasret ve ama en çok da dinlenmeye, birileri tarafından gerçekten dinlenmek, ya da cidden sevdiği bir şeyi bir başkasıyla paylaşıp konuşabilmek 

2-Theodor öyle mektuplara imza atıyor ki, o mektuplardan müthiş bir edebi aşk filmi çıkarmış, o yüzden de biraz umutlanmıştım sanırım ama ne yazık ki film sağlam bir edebiyatla - bilim kurgu arasına sıkışıp kalmış yani bence olmamış. Ama işte bazı sahneler var ki, gerçekten müthiş Los Angeles'ın ışıklı binalarını gören yatak odalı sahneleri insanın mutsuzluk ve yalnızlığını kalbe hançer gibi saplıyor. Sanıyorsunuz ki o evlerdeki herkes çok mutlu, ve yalnız olan, öylesi çaresiz hisseden sadece sizsiniz. Kocaman bir eve, pahalı mobilyalara, üst düzey teknolojiyle birlikte her şeye sahipsiniz, ama işte o an şehir size bangır bangır "yalnızlığınızı" , "sevilmediğinizi" ve belki de buna hiç bir zaman "istediğiniz anlamda" sahip olamayacağınızı söylüyor işte o kocaman ışıklı mutlu gökdelenlere bakarken insanoğlunun hayatta kalma çabası büyük bir acziyet ve de içleracısı...Bunu okurken Bertie Higgins'in Casablanca'sını da dinleyin http://www.youtube.com/watch?v=iLdqKUkkM6w  belki ne demek istediğimi bir parça hissettirir.

Filme dönecek olursak, film biterken Sementha şöyle diyordu Theodor'a "düşünki bu bir romandı, çok sevdiğin ve biteceğini bildiğin bir roman, hani bitmesin istersin ama merak da edersin sonunu, cümleler kelimeler gözünde büyür, öylece zamanda asılı kalmak istersin..."bu sözleri duymadan 10 saniye önce düşündüğüm şey inanın tam da buydu, keşke elimden bırakmaya kıyamayacağım bir roman olsaydı izlediğim, çünkü olabilme ihtimali varmış ama olmamış. Öylesi bir kitap okumayalı da çok zaman oldu hem, epeydir hasretim. Geçen gün DR'da dolanıp kitap ararken fonda çalan şarkılar çok hoşuma gitti, sordum sattıkları bir cd'ymiş "Happy Hour" Bertie Higgins de oradan, cd o kadar güzel ki bazen tüm gün dinliyorum iyi geliyor, ama işte eksikliğini hissettiğim güzel bir roman ama günümüzün olay örgüsüyle ilerleyen duygudan uzak romanları gibi değil, hani biraz Edith Warthon'un "Masumiyet Çağı" tadında bir şey istiyorum, sizi alıp o duyguları iliklerinize kadar hissettirecek bir şey...Filmi nasıl bulursunuz bilmem ama ben Happy Hour'umla iyi gidecek bir şey bulur ve de söylerseniz hiç itiraz etmem. Hatta pek de sevinirim aslında...

Sevgi ve Kitapla Kalın         

4 Eylül 2014 Perşembe

"Kadınlar Ne İster"miş ?

Eskiden insanlar boşandığında ya da birileri birilerinden ayrıldığında onlarla beraber biz de oturup kara kara düşünür, karşımızdaki gibi derin düşünceler dalardık. Fakat artık zaman o kadar değişti ki eşinden ya da sevgilisinden ayrılan öyle bir "oh be kurtuldum" havasındaki o dalıp gitmelerin yerini içli kahkahalar aldı. Günüm henüz dün boşanan bir arkadaşımla kahkaha atarak başladı, işin ilginç yanı nişanlısı tarafından terk edilen başka bir arkadaşımın kahkaha dolu sohbeti ile kapandı. Tabi bu kahkahalar işin görünen yanı, herkes eve çekildiğinde ve insan kendi ile baş başa kaldığında derin bir sessizlik, acı, pişmanlık, keşkelerle dolu saatler başlıyor. Ki zaten arkadaşlarıma da hep söylerim o acıdan kaçmamak lazım, yaşamak lazım ki, ileride farklı psikolojik sorunlara yol açmasın. Bu yazı nereden çıktı,,, aslında uzun süredir var olan bir dolmuşluk hali, bir de yaz dedi "kızlar" öyle erkeklerin hep poflandığı "yahu bu kadınlar ne ister" söylemine cevap olsun. Sizi mi kıracağım!

Kafamın bir tarafında Emile Durkheim'ın "İntihar" adlı eseri, diğer yanında sorunları bitmeyen kadınlar, 10 aydır evli olup mutsuzluktan ölen mi( o da gerçi bugün yarın boşanıyor), 2 çocuğu olup da boşanan mı, nişanlı olup da terk edilen mi... bu örnekleri çoğaltmak oldukça mümkün, çünkü nereye dönsek farklı isimler ama aynı sorunları görüyoruz. Sanırım 30'lu yaşların olayı bu, 20'li yaşlar düğünlerle geçiyor 30'lar boşanma...Asıl soru şu, topluma ne oldu, ya da toplumda ne değişti? Erkeklerin cevabını duyar gibiyim "kadınlar çalışma hayatına atıldı"  evet, hepinizi tüm kadınlar adına alkışlıyorum, bu kadar basit ve beyinsiz olduğunuz için. Ama tabi aslında şöyle bir gerçeği de barındırıyor cevabınız, "kadın milleti çalışmaya başladı, bu yüzden artık bizi çekmiyor, halbuki eskiden hakaret ettiğimizde, dövdüğümüzde ya da ona bir hizmetçi olması dışında hiç muamelesi yaptığımızda hiç bir yere gitmez bizi çekerdi" Evet artık kadınlar, tüm bu hakaretlere katlanmak istemiyor, bir hiç muamelesi görmek istemiyor, ya da özetle "mutlu olmak istiyor" ve siz tüm bunların kabahatini kendinizde değil, kadınların iş hayatına atılmasında görüyorsunuz öyle mi? Aslında bir yanı ile evet, çalışan kadının terk edebilme gücü oluyor, çalışmayansa ne yazık ki  evde oturmak zorunda kalıyor, ama hala farkında olmadığınız nokta şu: kadın çalıştığı için gidiyor değil, mutsuz olduğu için gidiyor, iş sadece süreci hızlandırıyor, ayakta kalışını sağlamlaştırıyor. Ve ona gidebilme imkanı sağlıyor.       

Lisanstayken, çok yakın iki kız arkadaşım (biri yaklaşık 10 yıldır aynı kişi ile birlikteydi, diğeri yıllardır evliydi) ciddi biçimde feministti. Ve benim neden öyle olmadığımı sorguluyorlardı, o zaman onları anlayamıyordum, Evlendikten sonra ilk iş onlardan birini arayıp "evet ben de artık feministim" dediğimde arkadaşım "aramıza hoş geldin o zaman" demişti. Sanıyorum ki kadın milletini ilk kez o zaman anlamaya başladım. Evlilik meğer, erkek arkadaşınla kafede oturup tarih sayfalarını tartışmaktan ibaret değilmiş. Meğer bir de ortada "kadın" ve "erkek" diye ayrılmış iki farklı yaratık varmış. Sadece o mu, durmaksızın ilgi isteyen, ilgi göstermediğinizde büyük bir kaosa dönen "ev" isimli bir canavar varmış. Ve siz eğer bir kadınsanız okuyorsanız da çalışıyorsanız da hatta kocanızdan daha fazla yoğunsanız da (fark etmiyor) artık evi de çekip çevirmek zorundasınız, kocanıza da çocuğunuzmuş gibi bakmak zorundasınız, işinizi gücünüzü hatta ödevinizi yapmak zorundasınız ha bir de tabi öyle ya "kendiniz" diye bir unsur var ona da baksanız fena olmaz hani. Dönem öyle bir dönem haline geldi ki, eğer kadınsanız "süper kadınlar" olmak zorundasınız. süper aşçı, süper hizmetçi, süper anne, muhteşem derecede bakımlı süper bir eş ...böyle gidiyor da gidiyor. Ve erkek milleti hata affetmiyor bunların hepsi olmak zorundasınız. Şimdi burada 2 sorun ortaya çıkıyor. 

1- Böyle olan kadınlar tanıyorum, ama yine mutsuz. Bir nebze mutlu olması için ya bavulu alıp ara ara yola düşüyor, ya da başına bir kaza geliyor da eşi etrafında dolanmaya başlıyor. E bir gıdım mutluluk için her seferinde bavulu mu toplamalı, ya da her seferinde başa bir kaza gelip de ölümün kıyısından mı dönülmeli? Demek burada sorun kadında değil. 

2-Süper kadın isteyen beyler, pardon da, siz dünyadaki son 100 erkek falan mısınız, ya da siz süper erkeklersiniz de yanınızdakini eleştirmek konusunda kendinizi dehşet bir hakka mı sahip görüyorsunuz?  Evet öyle görüyorsunuz, ve bunun suçu ne yazık ki sizi öyleymiş gibi yetiştiren ebeveynlerinizde ve toplumda yatıyor (Durkheim kesinlikle okunmalı bu konuda). 

Ama ne yazık ki size iki kötü haberim var:

1- Kadınlar da toplum da artık değişiyor, çünkü artık kadınlar küçümsenemeyecek bir güç. 
2- Hiçbiriniz vazgeçilmez değilsiniz. Evet kesinlikle değilsiniz. 

Kadınlar artık boşandıktan sonra, vebalıymış gibi kendini toplumdan soyutlamıyor, ya da kafalarını öne eğmiyor aksine, artık neyle mutlu olmayacağını eskiye oranla çok daha iyi biliyor, ve bir erkek için artık kendi mutluluğunu feda etmeyeceğinden çok daha emin oluyor. Şimdi böyle olunca ne kadar da sinir bozucu görünüyor değil mi, ne kadar bencil, ne kadar da kendini düşünen insan tipi, halbuki siz öyle mi istemiştiniz, en sevdiğiniz yemekleriniz pişecek çamaşırlarınız ütülenecek, çocuklarınızı doğrulcak sonra o çocuklara bakılcak, siz kendi hayatınızın içinde yuvarlanıp eğlenirken karınız hasta çocuklarınızın başında da duracak, evin akan damıyla da uğraşacak, işe gidip sırtınızdaki maddi yükü de hafifletecek, size sürekli süslenip de püslenecek...Ve siz ona karşılığında beklediği tek bir teşekkürü, ufak bir anlayışı, minnettarlığı ya da bir miktar ilgi ve sevgiyi çok göreceksiniz. 

Kadınlar ne ister biliyor musunuz? Bir miktar ilgi, bir miktar değer görmek...Akıllı bir adam bir kadını nasıl mutlu edeceğini çok iyi bilir, aptal bir adam da bir kadını kaybetmeyi...Silkelenin artık hayat bir oyun değil, sana şunu pişirdim hayatım diyen bir kadına gülümseyen bir yüzle "ellerine sağlık, harika olmuş" dediğiniz için, ya da bugün evi temizledim, gömleklerini ütüledim diyen bir kadına yine her yer mis gibi olmuş, iyi ki varsın (örnekler çoğaltılabilir) dediğiniz için hiç bir şey kaybetmezsiniz, aksine kazanırsınız. (Bu konuda şu linki de çok beğendim http://www.ailehaber.com/kadinlar-ne-ister-erkekler-ne-anlar-7517h.htm) Çünkü kadınlar sizden fiziksel bir yardım istemiyor, ama bu zaten senin görevin diyen adamı da istemiyor, onlar zaten tüm zorluğuna rağmen süper kadınlar olmaya razı, istedikleri tek şey, biraz anlayış ve iki tatlı kelam etmeniz...Siz hem ne bunları yapın, hem de üzerine bağırın çağırın, kovun, hırpalayın sonra kaçtığı için gittiği için suçlu olan, boşanan, toplumun huzurunu dengelerini bozan yine"kadın" olsun.

Dün boşanan arkadaşımı artık eski olan eşi yemeğe çıkarmaya çalışıyor olmuyor elinde yiyecek bir şeylerle kapısında beliriyor, nişanlısı tarafından önce terk edilip sonra barışma çağrısına olumlu yanıt vermeyen arkadaşım nişanlısının takibatından kurtulmak için çeşitli yollara başvuruyor. Boşanan başka bir arkadaşım eski eşi ile oturmuş okey oynuyor, adamın derdi kızı yeniden tavlamak tabi, ablamla eniştem boşanmaya gittiğinde isim benzerliğinden eniştemi daha mahkemeye çıkamadan nezarete aldıklarında eniştem gitme diye yalvarınca kıyamayıp ablam da nezarete girip sabaha kadar onunla oturuyor bunu öğrenen hakim cidden ayrılacak mısınız diye epey bir şok geçirmiş tabi, annem bir gün eve gelip yıllar önce boşanmış olduğu kocasını kast ederek "baban reçel tarifi verdi, bir de onu deneyim bakayım" diyor ve inanın buna benzer tonla örnek... biz konuşurken artık epey kahkahalarla anlatıyoruz da yani beyler bence asıl soru kadınlar ne isterden ziyade bu erkeklerin derdi ne olmalı? Yani neden kadınları önce hırpalayıp kovuyor, sonra da gitmesine içerliyorsunuz? Yani gerçekten biri de çıkıp bunu yazsa biz de mantıksız olarak gördüğümüz olayın içinde bir mantık var mı görsek mesela, ne güzel olurdu.