8 Ekim 2012 Pazartesi

Aynı Toprağın Çocuklarıyız Biz



Bu sıralar Halide’dir, Mozart’tır(eğitim için Viyana’ya gitmeye niyetlendiğimden Mozart’ın Viyana’sını da anlamaya çalışıyorum) Niyazi Berkes’dir derken anılara iyice sardım. Beni hayatta mutlu eden iki faktörden biri (eski)basını incelemek diğeri de anı okumaktır. Çünkü karşınıza öyle anılar, öyle hikayeler çıkıyor ki bildiğinizi sandığınız her şey yerle yeksan oluyor. Niyazi Berkes anıları yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne ışık tutmakla kalmıyor ABD’nin 1930lu yıllarına da ışık tutuyor. Ayrıca öyle ilginç şeyler anlatıyor ki (sanırım sosyolog olduğundan) kırk yıl düşünseniz aklınıza gelmeyecek, her biri ayrı bir araştırma ve tez konusu olacak konular oluyor. O ilginç anıları anlatmak uzun ve zahmetli olacağından çok olmasa da yine de ilginç bulduğum ve beni etkileyen bir olayı aktarmak istiyorum:
“Atatürk henüz ölmüştü…Çok acı günlerimizdi. Üniversitenin posta yeri, kitap satılan mağazanın içindeydi. Atatürk’ün ölümünden sonra her zaman yaptığım üzere sık sık mektup atmak için gene bir gün postaneye uğramıştım. Elimde birkaç mektup, sıramın gelmesi için adım adım ilerlerken, arkamda uzun boylu bir oğlanın elimdeki zarfların üstündeki adresleri okumaya çalıştığını fark ettim. Canım sıkıldı ve zarflarımı tersine çevirdim. Sıram geldi, zarflarımı pullayıp çıkarken arkamdaki oğlan bana yetişti.  “Arkadaş çok özür dilerim, Türkiye’ye mektup atmakta olduğunuz fark ettimdi, ondan” dedi.  Ben bu münasebetsizliğe içerlemiştim. Biraz sinirli  “bundan size ne, başkasının zarfına bakılır mı?” dedim. Oğlan “haklısınız, ayıp bir şey, ama bana özgü bir nedeni var, izin verirseniz anlatayım” dedi. Bu sözlere gelinceye değin ben oğlanın bir Rum olduğunu İngilizce şivesinden sezmiştim. Devam etti :”ben Yunan asıllıyım, ama anam babam Türkiyelidir. Yarım yüzyıldır bu ülkede (ABD’de) gençlik hasretlerinden ölecekler. N’olur lütfedip bize bir kez olsun gelir misiniz? Annemi çok sevindireceksiniz” dedi.  Kararlaştırdığımız bir gece verdiği adrese gittim. Kaldıkları apartmanın tüm ışıkları şenlik varmış  gibi yakılmıştı. Oğlanın annesi İstanbullu bir bayandı. Üstüme sarıldı beni öptü, öptü; yaşlı kollarından zor kurtuldum. Kocası Edirneli bir Rum’muş. Ağır başlı bir adam. Bu öpüşme sarılma merasimlerinden sonra koltuklara oturduk. Oturduğum yerin yanında bir sigara, kahve masacığı, bir de bir Rum metropolit(anladığım kadarı ile Rum gazetesi) fotoğrafı duruyordu. Atatürk’ün ölümü üzerine o gün ondan mektup almışlar.  Onu getirip okumaya ve bana İngilizce olarak çevirmeye başladılar, çünkü ikisi de, Türkçeyi hayli unutmuşlardı. Metropolit sahife sahife olayı anlatıyordu. Yalnız bir yeri Türkçe  idi : Atanın cenaze günü “Dağ Taş Ağladı” diye yazmıştı.  Ana babanın oğlu ile kızları bizi seyrediyorlardı. Savaşan iki milleti böyle birbirine yaklaştırıp ağlatan adamı onlarda anlamaya çalışıyordu…” Niyazi Berkes’in bu anısı evdekilerin meşrutiyet dönemi gençlik anılarından Niyazi Berkes’i evlatları gibi kucaklayıp saatlerce ağlaşmalarına dek sürer gider.
Bu ve buna benzer okuduğum yüzlerce anı vardır ki bana hep aynı şeyi söylettirir. Savaş milletlerin değil, siyasetçilerin savaşıdır, savaşan ise ne yazık ki bağlı olduğu ülkeye mensup gençliğinin baharındaki zavallı halktır. Halide Edip de Sakarya Savaşı’nı anlatırken, (Yunanlılarla Türkler arasındaki savaşta) Rum cephesine yaralı şekilde esir düşen Türk askere, Rumlar çekildikten sonra “yaralarını kim sardı” diye sorar. Aldığı cevap  “Rum doktor” olur. Yine aynı cephede herkes geri çekildiğinde birbirine sarılmış koyun koyuna yatan Rum ve Türk askerleri bulurlar. Bu durum Halide’yi olduğu kadar cephedeki taş yürekli gibi duran komutanların içine işler. Yine çok yıllar sonra Yunanistan’da elçilik yapan sevgili Zeki Kuneralp anılarında 6-7 Eylül olaylarını anlatırken, bu olaylar esnasında eşinin doğum sancısı tuttuğunda eşinin yanında olan kişinin Yunan Büyükelçisinin karısı olduğunu anlatır. Ve her şeyden öte geçen yıl yaptığımız Yunanistan ziyareti göstermiştir ki Türkler ve Yunanlılar, siyaset ve milli eğitim gereği birbirine düşman olarak aksedilen iki millettir. Ancak halk bazında, bu böyle değildir. Hele yaşı biraz geçkin olan Yunanlılar Türklere sevgi doludur. Geçen yıl ilk kez Yunan adalarına tatile giderken Türk olduğumuzu söylemememiz tembihlenmişti oysa öyle güzel muamele gördük ki, (sürekli tatlı ikramları yapıyor ve bizden para almıyorlardı) orayı ikinci bir ev gibi benimsedik. Bu biraz kişilik ve niyetle de ilgili tabi siz konuya siz haindiniz diye girerseniz onlar da siz de bize eziyet ettiniz diye lafa başlar. Halbuki onların ne suçu var ki onlar sadece halk.  Ama onun yerine bir zamanlar Osmanlıydık, siyasi konjektür bizi bu hale getirdi. Adalar şimdi şöyle güzel, İstanbul böyle oldu, nüfus şu kadar, baklavaya biz bu şerbeti koymuyoz, cacıkı şöyle yapıyoruz diye lafa girdiniz mi, karşınızdakini sizden ayırmanın imkanı yok. Gerekli olan sadece birazcık özveri. Niyazi Berkes’in anısının ilginçliği de (ki geçen yıldan beri artık bu duruma şaşırmıyorum) bunu göstermiyor mu, gurbet elde biri Rum diğeri Türk iki insanı bir araya getirip ağlatan  VATANIM dedikleri toprakları, ATAM  diye ağlaştıkları aynı unsur, aynı kişi değil mi? Tabiki de öyle olacak çünkü başlıkta da yazdığım gibi Aynı Toprakların Çocuklarıyız Biz.

Bu arada Niyazi Berkes’in “Köy Enstitüleri” de muhakkak okunmalıdır. Çok iyi bir çalışmadır, cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış ve yazılmış tek tük iyi inceleme eserlerden biridir. Niyazi Berkes uzun süre köylere gidip orada ikamet edip, köylüyü ve köylerin durumunu incelemiştir. Hatta bu alanda ilktir bile denilebilir.  “Türkiye’de Çağdaşlaşma” eseri zaten tarihçiler tarafından iyi bilinen efsane bir eserdir. Ama ben bunların yanında “Osmanlı Neden 200 Yıl Geri Kaldı” yı da şiddetle tavsiye ederim.  Ve tabi şu an okumakta olduğum “Unutulan Yılları” da başlı başına farklı tez konuları içeren olaylarla doludur. Bu kadar öneriden sonra Niyazi Berkes hayranı olduğum da fark edilmiştir sanırım gerçekten de öyle batıda Emile Durkheim, ve ilginç tarih yaklaşımı dolayısıyla Weber, Türkiye’de ise Niyazi Berkes (her ne kadar sürgün şekilde ABD’de yaşamış olasa da) benim favori toplum bilimcilerimdir.      

2 yorum:

  1. Unutulan Yıllar, bir ara okuma listeme aldığım ama sonraları pek çoğu gibi 'arada kaynayan' kitaplardan biri. Yazı güzel olmuş. Sanırım bu kitabı tekrar listeme alacağım:)

    YanıtlaSil
  2. unutulan yıllar kitabı bende de aynı şekilde oldu, yıllar evvel okuma listeme aldım, okumak ancak kısmet oldu hatta bir de Nedim Besimi vardır, 5 yıl önce listeme aldım "Yılların İçinden" eseri var 5 yıldır aklımda onu artık ne zaman okurum bilmiyorum, araya sürekli başka eserler karışıyor

    YanıtlaSil