17 Mayıs 2016 Salı

Belgenin İzinde - Esporat Adaları


Dışarıdaki depresif havayı benim kadar seven başka biri daha yoktur sanırım. Kitap okumayı sevenlere has bir durum mu bilmiyorum, ama depresif havanın keyfi başka oluyor, dışarıda soğuk bir rüzgar eserken, pencerenin önündeki ağaç şiddetli rüzgara dayanamayıp Şamarcı söğüt gibi sağa sola sallanıyor, gökyüzü alabildiğine kararmış, yağmur bulutları her an patlamaya hazır. Sizse çayınızı almış, koltuğa kurulmuş sıcak ev ve güzel bir kitabın keyfini sürüyorsunuz. Belki de elinizde, havaya uyum sağlamaya çalışırmış gibi bir Stephin King romanı var, o yüzden dışarının fırtınalı grisi ile içerideki en ufak tık sesi yerinizden hoplamanıza neden oluyor. 

Hayal edip yazması bile oldukça keyifli geldi, tez okumasına erken başladığım için birazdan yukarıdaki hayalimi gerçekleştirmeyi planlıyorum, yanıma sıcak bir şeyler alıp, gri hava ile ya bir Stephen King ya da Edgar Alan Poe eseri okuyacağım. Ama ona geçmeden önce bana daima güneşi çağrıştıran adaları anımsamamı sağlayan bir belgeden bahsetmek istiyorum. Az önce tezle ilgili bir belge okurken "Esporat Adaları" ismine rastladım, belgeye göre Osmanlı Devleti buradan vergi almaktadır, ve ben de doğal olarak  kendimi bir anda internette Esporat Adaları'nı ararken buldum. Osmanlıca'da yabancı kelimeyi genelde elif ile başlattıklarından sterlini ısterlin, Sporat'ı Esporat şeklinde yazmaları alışıldık bir durum. Esporat Adaları yazınca da karşılığı çıktı. Tahminde bulunduğum üzere Esporat Adaları ile Ege Adaları kastedilmektedir. Yunanistan'a ilk gittiğimde uçaktan adalara bakarken 12'den fazla ada var diye düşünmüş, neden 12 Ada dendiğini merak etmiştim. Bugün Esporat Adaları'nı araştırırken sebebini öğrenmiş oldum, meğer Osmanlı Devleti gayrimüslim bölgelerinde 12'li denen bir sistem uygulamış. Bu sisteme göre her 10 hane birer temsilci çıkarır, bu temsilciler de aralarında bölgeyi yönetecek 12 kişiden oluşan bir ihtiyar heyeti seçermiş. Yani 12 Ada'daki 12 sayısı ada sayısı değil, 12 üyeli meclisle yönetilen adalar anlamına geliyormuş. Toplam ada sayısı ise irili ufaklı 20 adadan fazlaymış. 12 ada ismi ise Türkçe verilmiş bir isim olup önce Yunanca'ya ardından diğer batı dillerine aynı biçimiyle çevrilmiş. En azından vikipedinin söylediği bu. Bu adalardan bir kaçını görme şansım oldu, sırf turistik sebeplerden "keşke bizim olsalardı" dediğim çok olmuştur. Sıcak bölgelere has beyaz taş evleri, rengarenk salkım saçak çiçekleri, taze meyve sebzeleri, yerel ürünleri ile bizim adalarımızdan pek farkı yoktur. Sadece Santorini'yi ayrı tutmak mümkün (zaten o 12 ada dahilinde değil)çünkü ada, oluşum şekli itibariyle değil bizim adalarımızdan dünyadaki diğer adalardan da farklıdır.

Onun dışında Rodos, Patmos, Simi gibi adaların bizim adalarımız ya da sahil bölgelerimizden pek bir farkı yok. Ama Yunanlıların geçen sene "Türkiye'ye vize vermiyorum" çıkışı, turist acentalarını zor durumda bıraktı, önceden sattığı tatil paketlerinin ellerinde patlamasına neden oldu, acentalar kurtuluş olarak Yunan turlarına İtalya'yı da dahil edip, müşterilerine İtalya'dan vize alıp turları İtalya'dan başlatmak durumunda kaldılar. Bir önceki yıl ve şu an var olan kapıda vize uygulaması ama oraya kadar gidip de kapıdan geri döndürülme riski gibi durumlar düşünülünce işin tadı fazlasıyla kaçtı, işte o durumda insan "keşke bizim olsaydı" demeden edemiyor. Ve adalar bana hep güneşi çağrıştırıyor, çünkü ada geziyorsanız en ideal mevsim yazdır. Ve yaz demek genelde güneş demektir. 

Bakmayın depresif havayı sevdiğime güneşi de çok severim ama boş boş gezinebiliyorsam, benim için güneş demek deniz, kumsal, parmak arası terlik, sıcak esen rüzgarla gelen tatlı yosun bazen buram buram kokan taze çiçek kokusu, sofralardan eksilmeyen zeytinyağlı taze fasülye, annemin bitmeyen "kızım çocuklara göz kulak ol, açılıp boğulmasınlar" bağırtısı, yeğenlerimin suya girdiğim andan itibaren tepemden ayrılmadıklarından vücudumda bıraktıkları tırnak izleri, ailemizin en şeker ama bize oranla biraz iri olan kızının küçük yeğenimle bana bakıp "ne olurrrr teyze beni de suya atın" söylemi, ufak tefek yeğenimle ben gövdesinden o ayağından tutup da, ağırlığından dolayı diğer yeğenimi fırlatamayıp yan çevirip suya bıraktığımızda onun her sene tekrar eden "balina gibiyim değil mi, bana bunu ima etmek istiyorsunuz değil mi, lanet olsun sizi terk ediyorum diyerek suya dalıp da 2 adım öteye gidemeyişi, onun sahte gözyaşlarıyla bizim kahkaha dolu yıkılışlarımız demek. güneş demek, gündüz yapılacak tez çalışmaların soğuk meyve eşliğinde akşam yapılması, keyfi kitap okumalarının ise sahil kenarına bırakılıp kafayı yerleştirecek uygun bir pozisyon bulma çabaları içinde bir çırpıda okuyup bitirmek demek...eve tıkılıp çalışmak zorunda değilsem güneşi de sevdiğim doğrudur. 

Bir belgenin peşinden gidip, acaba neresidir derken tüm o tatlı yaz hatıraları beynime üşüştü, yazların o tatlı hatıralarını sayfalar dolusu yazabilirim, ama deppresif havayı da kaçırmamak gerek, o yüzden yazıyı daha fazla uzatmadan doğruca Edgar Alan Poe okumaya gidiyorum. İşinizi benim gibi erkenden bitirdiyseniz belki siz de birazdan yapacağım gibi koltuk, çay, kitap üçlemesini denersiniz,

Görüşene dek Hoşça kalın             

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder